Kerbela

KERBELA: İKİ ÖLÜM ARASINDA

Kerbela, İslam coğrafyasının kolektif hafıza oluşturan temel anılarından birini oluşturuyor. Ne ki Onu, İslam coğrafyasında yaşanan Hac, Ramazan, Kandil veya Kurban bayramı gibi bütün Müslümanların ortak anmalarından ayıran temel bir özelliği var. Kerbela, tüm bu kolektif hafıza oluşturan anmaların aksine İslam dünyasının tarihsel bölünmesini temsil ediyor ve her yıl bu bölünmeyi güncelleştiriyor.

kerbelaİslam peygamberi Muhammed ‘in torunu Hüseyin ‘in, dönemin İslam egemenliği tarafından Kerbela’da vahşice öldürülmesinin yıldönümü olan Hicri takvimle 10 Muharrem (M. 8 Ekim 680), İslam tarihinin şekillenmesindeki temel sorun alanlarından birini oluşturuyor. Bugün, İslami devlet kurumsallaşmasının temel ismi Muaviye ve oğlu Yezit ‘in lanetlendiği, bu özgülde Sünni – Şii ayrılığını sağlayan teolojik argümanların yinelendiği bir özellik taşıyor. Tarih, teoloji, sosyoloji, siyaset ve kültürel düzlemde yoğun tartışmalara konu olan Kerbela, aynı zamanda bir saflaşma nedeni oluşturuyor.

Kerbela, özellikle 16. yüzyıldan itibaren Anadolu’nun Batınî inançlı insanları nezdinde de kimlik kurucu bir misyon yüklenmiştir. Nitekim bu zamandan beri Anadolu Alevileri, Kerbela’yı 12 günlük Muharrem orucu ve matem olarak anıyorlar.

ALTTAKİLERİN DİRENİŞİ

Söz konusu katliamı arka planıyla irdelediğimizde, Şii literatürde rastlamadığımız bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Sorunu halifeliğin kimin hakkı olduğu şeklindeki bir yüzeysellikle tartışan ve kendi meşruiyetine araç yapan Şii şeriatçılığın aksine Kerbela, gerçekte sınıflar mücadelesinin trajik sahnelerinden biridir. Sonu katliamla sonuçlanacak olan Kerbela yürüyüşü, gerçekte alttakilerin, adaletsizliğe, eşitsizliğe ve monarşiye karşı kendi talepleriyle örtüşecek bir İslami kurumsallaşma arayışının sonucudur. Tam da bu nedenle çağları aşan bir hak mücadelesinin semboldür.
Muaviye ve oğlu Yezit, talan ve ticaret zengini bir aristokrasinin monarşik ve despotik egemenliğini temsil ediyor. Bu iktidarı alttakilere karşı güçlü kılan ise, Mısır’ın Irak’ın Suriye’nin, İran’ın fethinden elde edilen talan gelirleriyle olağanüstü bir zenginliğe kavuşmuş olan Arap aristokrasisinin, her türden ideolojik ve siyasal denetime karşı kendini güvence altında tutma iradesidir. Dinin bunlar için anlamı, gerek kutsal savaş (fetih, gaza, cihat) gerek ticaret ile hızla genişleyen bu zenginliğin alttakiler nezdinde tanrısal meşruiyetidir. İktidardan beklentileri de bu durumu ideolojik ve silahlı olarak güvence altında tutmasıdır. Ali – Muaviye çatışmasından başlayıp Hüseyin – Yezit çatışmasıyla süren mücadelede egemenlerin hep ikincilerin ardında saf tutması da bunun yansımasıdır. Buna karşın Ebu Zerr ‘lerin, Hüseyin’lerin, Selman Farısi ‘lerin, Ali’lerin ve tabii Ali’yi (yoldan saptığı gerekçesiyle) öldüren Haricilerin temsil ettiği şey ise, İslami siyasetin, alttakilerin hak talepleriyle görece örtüşecek bir yorumla adaletle uyumlulaştırılmasıdır. Ancak egemenlerin yorumu, egemenlerin gücünü tamamlayan bir realite olarak 14 yüzyıllık tarih içinde hep mutlak bir üstünlüğe sahip olacaktı.

İKİ ÖLÜM ARASINDA

Sürece Muaviye’den yana bakanlar, onun “dindar önderlerin faziletlerine” sahip olmasa da, “İslam’ın gazvelerini enerji ile devam ettiren” niteliğiyle, “Arap imparatorluğunu sağlam temeller üzerine kurmuş”, “Arapları siyasi olduğu kadar sosyal bakımdan da hâkim millet haline getirmiş” bir önder olarak yüceltirler (S. F. Mahmut, İslam Tarihi, Varlık Y., s.60).
Esasen Muaviye’nin bu zaferi, gazveler ve fetihlerle gelen sonsuz zenginliğin ve bunun yeniden üretilmesi için gerekli dünyevi yaklaşımın zaferi olacaktır. Ali bu savaşı, geçmişten gelen büyük prestiji ve iki arada tutumuna karşın kaybetmişti.
Bu noktada çocukları Hasan ve Hüseyin ‘in, peygamberin torunları olmaktan öte bir avantajları yoktu. Üstelik büyük oğul Hasan, adeta geçimliği karşılığındaki uzlaşıcı tutum sergileyerek babasının gerisine düşerken Muaviye iktidarının daha da kurumsallaşması ve meşrulaşmasını sağlayacaktı. Tabii buna rağmen potansiyel bir rakip olarak zehirletilerek öldürülecekti. Bundan da trajik olanı ise, dedesi Muhammed ‘in yanında gömülmesi vasiyetinin, yine dedesinin eşi Ayşe ve onu zehirleten Muaviye tarafından silahlı saldırganlıkla engellenmiş olmasıdır. Bu durum, Peygamberin torunlarının İslam’ın muktedirleri nezdinde ne denli ciddi bir zemin kaybı yaşadığının göstergesi olacaktı.
İşte böylesi bir atmosferde Muaviye’nin (M. 680) ölümü, Hüseyin’i, Muaviye’nin oğlu olmaktan öte hiçbir meziyete sahip olmayan Yezit karşısında boyun eğmek veya itiraz etmek gibi, biri manen diğeri madden ölüm olan iki keskin seçenekle karşı karşıya bırakıyordu. Tabii salt siyasal toplumsal atmosfer değil, bizzat Yezit’in kendisi de, babasının uyarısı çerçevesinde Hüseyin’e başka bir seçenek bırakmıyordu.
Muaviye, Hasan ile yaptığı anlaşmaya rağmen tahtını oğlu Yezit’e bırakırken, Onu, Ebubekir ‘in oğlu Abdurrahman ‘a, Ömer ‘in oğlu Abdullah ‘a, Abbas oğlu Abdullah ‘a, Zübeyr oğlu Abdullah ‘a, ama özellikle kendisine de biat etmemiş olan Ali oğlu Hüseyin’e karşı uyarıyordu. Bununla da kalmayıp egemen odakları sağlığında Yezit’e biat ettiriyordu. İşte kendisine hiçbir temsiliyet boşluğu bırakmayan bu tarihsel ortamda mağrur, eşitlikçi ve idealist Hüseyin, kendi şahsında toplumu da boyun eğdiren dayatmaya karşı (ağabeyinden farkla) başkaldıracaktı.

MEŞUM BİR OPERASYON

Bu bağlamda 680 yılı, İslam tarihinin, daha Peygamberin ölümüyle başlayan merkezdeki iktidar kavgasının en önemli ve en çok iz bırakan hesaplaşmasına tanıklık edecekti. Bu tarihten itibaren İslam egemenliği, iktidar sorununu monarşik bir kurumsallaşma olarak çözerken, günümüze uzanan mutlak bir bölünmeye uğrayacaktı. İslami egemenliğin bu kurumsallaşma ve bölünme dönemeci ise, kurucu peygamberinin soyunu katletmek gibi meşum bir operasyonla şekillenecekti. Kurucu peygamberinin torununu ve ailesini öldürmekle sağlanacak ‘başarı’ ise İslam’da monarşiyi resmileştirecekti.
Hüseyin’in kuşkusuz şeriatçı bir mantalitenin sınırları içinde, ama eşitlikçi ve idealist bir yönelimle açtığı direniş bayrağının, hem halkın örgütsüzlüğü hem de devasa güçleriyle ciddi bir sınıf refleksi geliştirmiş egemenlerin temsilcisi Yezit karşısında hiçbir şansı yoktu. Ancak buna rağmen sergilediği ölümüne kararlılık, İslam kültürel coğrafyasının sonraki şekillenmesine damgasını vuracaktı.
Önce Medine’de biat etmeye zorlanacak olan Hüseyin’in çevresinde, etkin bir baskı çemberi oluşturulacaktı. Giderek daraltılan bu çember, savaşlardan, bölünmelerden, hayal kırıklıklarından yorulmuş halkın Hüseyin’e verdiği desteğin de azalmasını sağlayacaktı. Bu nedenle Mekke’ye göçecek olan Hüseyin, süren baskılar nedeniyle orada da tutunamayacaktı. Nihayet Kufe şehrinden destek bulunca yakın çevresini alarak yollara düşecekti.
Ancak Yezit, Hüseyin’in bu yönelimi üzerine Basra valisi Abdullah bin Ziyad ‘ı Kufe’ye vali atayıp onun aracılığıyla terör politikası uygulayarak Kufe’de kontrol kuracaktı. Hüseyin’in Kufe’ye yolladığı temsilcisi Müslim bin Akl’ i yakalatıp işkenceyle saf değiştirmeye zorlayacak, başaramayınca da kafasını kesip cesedini Kufe’de dolaştırarak halkı yıldıracaktı. Böylece Hüseyin’in şehirle bağlantısı da kesilmiş olacaktı. Diğer yandan Kufe yolundaki Hüseyin’i, Kerbela denilen yerde, Fırat’ın kenarında ama suya ulaşmasını olanaksızlaştıran bir kuşatma içine alacaktı. Hurr bin Yezit komutasındaki 2 bin kişilik Emevi ordusu, bu kuşatmayla onun hem ilerlemesini hem de geri gidişini engelleyecekti. Susuzlukla biata zorlanan Hüseyin ise, direnme kararlılığını sürdürecekti.

KIZLARIN ESİR, ZÜRRİYETİN MAKTÜL

Bu Emevi kuşatması, (Peygamber tarafından cennetle müjdelenmişlerden Sad bin Ebi Vakkas’ın oğlu) Amr komutasında 4 bin kişilik ek bir güçle desteklenerek arttırılacaktı. Muharrem ayının 10. günü ise savaş fiilen başlayacaktı. Güçler arasında her ölçünün ötesinde bir eşitsizlik vardı. Hüseyin’in güçleri, bir kısmı çocuk ve kadın olmak üzere sadece 155 kişiden ibaretti (A. Gölpınarlı, İslam Tarihi, Der Y., s.452); bunların içinde savaşçı konumunda olanlar ise 32 süvari, 40 piyade olmak üzere 72 kişiydi. Karşılarında ise tam teçhizatlı, karnı tok 6 bin askerden oluşan bir ordu bulunuyordu.
Sabah tan ağarırken başlayan savaş, bu eşitsizliğe karşın akşam gün batımına kadar sürer. Hüseyniler ruh hallerinin sonucu olarak adeta mucize örneği sergilerken Emevi ordusu, hem yaptıkları işe inançsızlık hem de savaştıkları kişinin Peygamberlerinin torunu olması nedeniyle tanrısal bir müdahale olabileceği korkusuyla savaşıyorlardı. Ancak her iki tarafın da umut ve korkuyla beklediği göksel yardım gelmeyecek ve akşam üzeri Hüseyin’in de ölümüyle savaş sona erecekti.
Amr aldığı emir üzerine başta Hüseyin olmak üzere ölülerin başlarını keserek Kufe valisi Ziyad’a gönderecekti. İçlerinde Hüseyin’in tek sağ kalan hasta oğlu Zeynel Abidin ve kadınlar da bu paramparça cesetler arasından geçirilerek, boyunlarına takılmış zincirlerle önce Kufe’ye, ardından Şam’a Yezit’e götürüleceklerdi.
Hüseyin’in kızkardeşi Zeynep , bu korkunç tablo karşısında kendini kaybetmiş şekilde, “Ya Muhammed, sana semanın melekleri salat ve selam götürsün. İşte Hüseyin’in kanlara bulanmış, uzuvları kesilmiş, kızların esir, zürriyetin maktül” diyerek çığlıklar atıyordu. (Mahmut Esat, İslam Tarihi, s.369)
Yapılan vahşetin bilgisi yayıldıkça, iyice korkutulmuş halktan sessiz bir protestolar yükseliyor, “bu işte payı olanların asla cennet yüzü görmeyeceği” söyleniyordu. Kadınların Hüseyin için yaktığı ağıtlar, İslam coğrafyasını dolaşıyor, Yezit’in sarayında bile herkes yapılan haksızlığı kınayan yaklaşımlar sunuyordu. Öyle ki tepkilerin bu yaygınlığı Yezit’i bile korkutacaktı. Bunun üzerine, Hüseyin’in tek sağ kalan oğlu ve diğer esirlere olan davranışını değiştiren Yezit, onları giydirip doyurup, her isteklerinin karşılanacağı sözü vererek asker refakatinde Medine’ye uğurlayacak, bütün suçu da Kufe valisi olarak bu katliamla görevlendirdiği İbn Ziyad’ın üstüne atarak sorumluluktan kurtulma yoluna gidecekti.
Kerbela, özellikle 16. yüzyıldan itibaren Anadolu’nun Batınî inançlı insanları nezdinde de kimlik kurucu bir misyon yüklenmiştir. Nitekim bu zamandan beri Anadolu Alevileri, Kerbela’yı 12 günlük Muharrem orucu ve matem olarak anıyorlar.

Bilindiği gibi Tarihçe’de, arada bir tarihin mantığı, anlamı, istismarı, bilinci gibi konulara değiniyorum. Tarihçilik çok büyük önemi kadar istismar edilmeye de en uygun bilimlerden biri. Onu toplumu ileriye taşımak için de kullanabilirsiniz, geçmişin yanlış bilinciyle gericileştirmek için de. Bu bağlamda, geçen ay Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu ‘nun Türk Tarihinde ve Kültüründe Avşarlar Sempozyumunu Açış Konuşması, gecikerek de olsa irdelememi zorunlu kılıyor.
Anımsanacağı gibi Halaçoğlu, Kürtlükteki “yapısal Türklükten” , Kürt Aleviliğindeki “maalesef Ermenilikten” sözettiği bu konuşmasının basına yansıması üzerine büyük tepki ile karşılaşacaktı. Bunun üzerine, yanlış anlaşılmaktan konuşmasının çarpıtıldığına, Kürdoloji Enstitüleri kurulmasından yana olduğundan ırkçı olmadığına varan açılımlarla tepkileri göğüslemeye çalışacaktı. Ancak, “Bütün Kürtler Türkmen’dir ya da bütün Alevi Kürtler, Ermeni kökenlidir demedim. Bu oran Kürtlerin yüzde 30’u kadardır… 1915’te sürülmemek için Müslümanlığa geçen Ermenilerin sayısı 1920’lerde 100 bin kadardı…” diyerek esas tezini sürdürecekti.
Bu arada eleştirileri “linç kampanyası” , eleştirenleri de “Kripto Ermeniler” olmakla suçlamak gibi “belden aşağı” vuruşlar yapmayı ihmal etmeyecek, “TTK soykırım iddialarına karşı kale olarak durduğu” için, “beni görevden aldırırlarsa çok önemli bir kale kaybedilmiş olur” diyerek hepimiz adına kendisine yüklediği stratejik misyonun da altını çizecekti. Tabii bu arada “devlet bu kişileri (dönmeleri) ev ev tespit etmişti. Listeleri elimde. Devlet isterse açıklarım…” diyerek aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmeyecekti.

TARİHİN İDEOLOJİK İSTİSMARI

“Çarpıtılma” iddiası nedeniyle TTK sitesinden konuşmasının orijinaline baktım. Evrensel değerler ölçeğinde, aldığı tepkiden daha da fazlasını hakettiğini görmek açısından herkes bakmalı.
Halaçoğlu bu konuşmasında, “Avşarcılık mı yapıyorsunuz, etnik bir çatışmaya meydan verecek bir araştırma içerisinde misiniz?..” eleştirisi karşısında, “insanların kimliğine sahip olması veya kimliklerini öğrenmeleri kadar güzel birşey yoktur” şeklindeki meşru bir açılımı kendine dayanak yapıyor.
Ancak o, bu açılımı genel bir kural olarak değil, sadece Avşarlar özgülünde, yani çifte standart bir yaklaşımla dillendiriyor. Nitekim kendini ait hissettiği Avşarlara tarih ve güncellikte pozitif ayrımcılık yaparken, Kürtlerin de, aynı ölçüye dayanarak “kimliğine sahip olma” talebinde bulunabilmelerine karşı, tam tersi negatif bir ayrımcılık yaparak tepkiyle karşılanan “açılımı” yapacaktı:
“Bugün mesela Türkiye’de bir Kürt sorunu vardır deniyor. Araştırmalarımızda şunu gördüm ki; pekçok Kürt dediğimiz insanlar Türkmen asıllı. Yapısal olarak söylüyorum” diyecek ve belli ki hızını alamayıp adeta “dökülecektir”: “Ama bununla beraber bir şey daha ifade ediyorum. Bunlar fantezi değil. Söyleyeceğim şey bugün Kürt olarak bilinen, hatta hatta şöyle söyleyeyim Kürt-Alevi olarak bilinen birçok insan da maalesef Ermeni dönmeleri.”
Böylece Kürt sorununun olmadığı ve olamayacağını, Kürtlerin pek çoğunun zaten Türkmen birçoğunun da Ermeni dönmesi olması iddiasıyla “ispatladığını” düşünmenin rahatlığıyla; “Dolayısıyla Avşarları araştırmak ve kim olduğunu ortaya koymak bir ayırım veya bölücülük olarak görülmemeli. Tam aksine Türk milletinin kendi özüne dönüşünü ve kendisini tanımasını sağlayacak bir araştırmadır” diyecek ve ardından Turancı arka planını dökecektir: “Sonunda Türk devletleri birlik haline gelecekler. Bütün dünyanın korktuğu da budur. Türk kelimesinin arkasında hiçbir zaman duramazlar.”
Bu yaklaşımla, Cumhuriyet sonrası ilan edilen, vatandaşlık ve hukuki bağ eksenli yaklaşımın reddedilip, ırkçı ve Turancı bir Türkçülük inşa edilmeye çalışıldığı açık. Esasen onun Avşarcı yaklaşımı da, ahlaki sorunlarla malûl; çünkü Avşarlar karşısında samimi bir tutum, Avşarlara zulüm uygulamış Osmanlıcılıktan vazgeçmesini gerektiriyor (bu gerçekliğe, adına şenlik yapılan Dadaloğlu özgülünde haftaya değineceğim).
Şimdilik asıl üzerinde durulması gereken şey ırkçı tutumdur. “Kürt dediğimiz pekçok insanın yapısal olarak Türkmen asıllı” ilanı, herkesin herkese karıştığı bu kavimler kapısında, pek çok Kürdün de Türkleştiği gerçeği ile birlikte ifade edilmiyorsa, açıktır ki nesnellikten uzak ideolojik bir istismar olacaktır. Üstelik Kürtlerin (Osmanlı’dan kaçıp kendilerine sığınanlar dışında), başkalarını dönüştürmek (asimilasyon) ve tercih edilmek (Kürtleşmek) için, ne ekonomik üstünlük ve devlet olanağı ne de Araplar gibi bir din avantajı var.

‘BUNU BEN BİLE UYDURMAM’

Tarih Vakfı eski ve yeni yönetim kurulu üyesi akademisyenlerin ortak açıklamasında da belirtildiği gibi, “Tarihçilerin birincil görevinin mesleklerini kötüye kullanmamak” olduğundan hareketle, Halaçoğlu’nu öncelikle, “tarihçi olmanın sorumluluğuyla hareket etmeye çağırmak” gerek. Ünlü (ve muhafazakâr) tarihçi G. R. Elton’ un lisans düzeyinde tarihçi adaylarına öğretilen şu sözünü Halaçoğlu’nun da aklında tutması gerek: “Geçmişin hemen her yorumu için, bir yerlerde mutlaka bazı belgeler vardır. Yeter ki, diğer belgeler görmezden gelinsin.”
Bilineceği gibi Kürtlerin aslında Türk olduğu tezinin ilk malûm versiyonu, kendilerini Kürt sananların, karda yürürken kart kurt diye ses çıkartan Türkler olduğu şeklindeydi. Bu anlatıya ilişkin en çarpıcı yorum ise, “Bunca yıllık mizahçıyım, bunu ben bile uyduramam” diyen Aziz Nesin tarafından yapılacaktı.
Tarihçilerin ortak bildirisinde de açıklandığı gibi, “TTK Başkanı’nın, üzerine kelam ettiği milliyetçilik ve etnisite çalışmalarının son 30 yılından da habersiz olduğu anlaşılmakta … Bunların başında, ulusal ve etnik kimliğin dinamik, değişken ve en nihayetinde öznel bir durum olduğu bilgisi yer alır. Kimlikler tarih içinde değişir, dönüşür, farklılaşır. O nedenle bazı Kürt aşiretlerinin uzak geçmişte Türkmen kütlesi içinde görünmesinin, kimlik bakımından bir anlamı yok. Onlar bugün kendilerine ne diyorlarsa, hangi dili konuşup aidiyetlerini hangi çerçevede açıklıyorlarsa, odurlar.”
Dolayısıyla bugün kendisini Kürt olarak tanımlayan aşiretlerin bir bölümünün 500 yıl önce kendilerini Türkmen olarak tanımlıyor oldukları iddiasından hareketle “objektif” olarak bugün de Türk oldukları iddiası bilimsel değil, olsa olsa ideolojik, ırkçı bir yaklaşım. “Eğer bu tutumu esas alırsak, bugün kendisine ‘Türk’ diyen yüz binlerce insanın üç-dört kuşak öncesinde kendisini başka etnik kimliklerle tanımlayan kişiler olduğu dikkate alınırsa, onların eski mensubiyetlerini esas alan çeşitli milliyetçiliklerin de onları ‘geri çağırmasını’ doğal karşılamak gerek. Nitekim Todor Jivkov döneminde Bulgar hükümeti benzer bir tutum takınarak, kendisine ‘Türk’ diyen insanlara, ‘Siz aslında Bulgar ve Hıristiyandınız, sonradan Türkleştiniz’ diyerek kendilerince ‘asıl kimliklerine’ geri çağırmış ve bu yönde kabul edilemez baskılar uygulamıştı. Halaçoğlu’nun bugün söylediği şeylerle bu tutum arasında yaklaşım ve temel mantık açısından hiçbir fark yoktur.”
Esasen tarihe nesnellik kaygısıyla değil Türkçü-Turancı perspektifle ve dünyayla kavga etmek üzere bir tahkimatla bakan bir yaklaşımın, bırakalım tarihsel gerçekliği ortaya çıkarıp başkalarını ikna etmeyi, Türkiye’yi hergün daha da ağırlaşan bir tecride sürüklemesi de kaçınılmaz. Söz konusu konuşmada da belirttiği gibi, kendisine “Türkün Türk’e propagandasını yapıyorsunuz” diyenlere karşı verdiği yanıt da bunu gösteriyor: “Evet öyle yapıyoruz. Önce benim halkım inanmalı bana, bu konuyu bilmeli. Yabancı toplumlarla kendi halkımızın desteğini almadan nasıl mücadele edebiliriz ? Öyleyse Türk olduğumuzu önce kendi halkımıza göstermeliyiz. Bunu öğrettiğimiz zaman dünyayla baş edebiliriz.”
Bu yaklaşımın yurtta ve cihanda sulh olasılığını daha da baltalayacağı açık. Gerçekler hilafına yapılacak böylesi Türkçü (ve üstüne üstlük Avşarcı) koşullandırma ortamında, içerideki birliğimizin askeri yöntemler (ve İslamcılaştırma) dışında daha da olanaksızlaşacağı bir yana, hem toplum olarak gerçeklikle bağımızı hem de ülke olarak dünyadaki inanılırlığımızı daha da yitirmemiz kaçınılmaz.

KAMUSAL SORUMLULUK

Önsel ideolojik yargılarını kanıtlamak üzere belge istismarlarıyla yapılan ” araştırmayla” varılan yargıyı “maalesef Ermeni” diye açıklayan bir bilim insanının, ırkçı olmadığını özeleştiri dışında ispatlaması mümkün mü? Üstelik tüm uluslar kadar meşru bir ulusal kimlikten ” maalesef” diye söz etmek, ırkçılığın fikir düzeyinden hakaret düzeyine çıkartılmasıdır ki bu, yürürlükteki Avrupa hukukunda bir insan hakları suçudur.
Bir başka suç da kimin geçmişte ne olduğunun tespiti ve bilgisayarında saklanmasıdır. “Dönmelerin listeleri elimde” açıklamasıyla birlikte böyle bir şey, 1915’i, 6-7 Eylül 1955’i, Kahramanmaraş’ı, Sıvas’ı yaşamış bu topraklarda iddiaya konu olan halka yönelik potansiyel bir tehdittir, ki burada tarih alanı dışına çıkıyoruz. Bu bilgileri devletin kendisine sağladığı olanaklar sayesinde toplayıp bilgisayarında saklayan kişinin böyle bir niyeti olmamasının hiçbir önemi yok; çünkü bazı işler kişilerin, hatta kurumların niyetini aşar. Unutulmamalı ki durumdan vazife çıkarmak, yabancısı olmadığımız bir refleks olmuştur bu topraklarda.
90 yıl önce din değiştirmek zorunda kalmış insanları fişlemekle kalmayıp onların torunlarının çocuklarının da kaydını tutmaya devam eden bir anlayışın demokrasi çağında totaliterizm, hümanizm çağında ırkçılık dışında bir açıklaması olabilir mi? Bu bir güvenlik kaygısı değil, açık bir psikolojik savaş girişimidir; ki tarihçilik mesleği ve etiği bunun hiçbir yerine sığdırılamaz.
Demokratik bir devletin, hele ki bilim insanının “dönme” kaydı yapmayacağı bir yana, dönmelik takibi, her ülke ve tarihte hep zehirleyici olmuştur. Böyle bir yaklaşım potansiyel düşmanlar üzerinden kendini inşa eden anti demokratik zihniyet göstergesi dışında açıklanamaz. Kendini yurttaşın haklarıyla değil onlara dayatılacak yargılarla bağlayan bir siyaset ve ” bilim” anlayışı, sadece Nazi Almanyası’nı değil, örneğin 1978 Maraş’ında evlerini faşist milislerin saldırısı için kırmızı çarpıyla işaretlenmiş bulan insanların acılarını da anımsatır bu topraklarda.
Neresinden bakılırsa bakılsın trajik bir durumla karşı karşıyayız. Çağdaş insanlık değerlerinin biricik referans olması gerektiği bir ortamda, bir kamu görevlisinin yüzyıl öncesi yaşanmış bir facianın mağdurlarının torunlarının çocuklarının fişlerini tutması tek kelimeyle korkunçtur. Dolayısıyla bilgisayarda kayıtlı bilgilerin açıklanması bile gizlenmesinden daha evladır.
Yapılması gereken asıl iş ise, bu kayıtlardan dolayı tüm demokratik kamuoyundan özür dilemek ve o kayıtları rezervsiz imha etmektir. Bu bir yana, “100 bin civarında Ermeni’nin Alevi Kürdü olduğu” iddiası da, Ermenilerin sanıldığı kadar çok katledilmediği iddiasını kanıtlamaya çalışırken, bu kadar büyük sayıda insanın bir anda din ve kimlik değiştirecek denli büyük bir korku ve travma yaşadığı gerçeğinin de ifşa edilmesi değil midir?
Kamusal güvence ve meşruiyetçe desteklenen ve sözlerini tüm yurttaşların duygu ve haklarını gözeten bir yerden kardeşliğimize katkı yapmak yükümlülüğüyle kurmak zorunda olan TTK’nın Başkanı, herhangi bir tarihçi veya siyasetçiden çok daha ağır bir sorumluluğa sahiptir. Dolayısıyla onun sözlerine, herhangi bir tarihçi veya siyasetçiye yapacağımız gibi gülüp geçemeyiz. Irkçı önyargıları olmayan bir devlet politikası, böylesi açıklamalar yapan kamu görevlisini görevinden almak zorundadır. Çünkü demokratik bir devletin kurumları, kendine vergi veren yurttaşların bir kesiminin kimliğini sorgulatan çalışmalara destek olamaz, böyle yapan görevlileri temsilci yapamaz.

Comments are closed